48 yıl sonra sanat yine madenciden taraf

Yıl 1978.

Yavuz Özkan kamerasını yerin altına, madencilerin dünyasına çeviriyor. Cüneyt Arkın İlyas, Tarık Akan Nurettin, Hale Soygazi ise Halkacı Kadın oluyor.

Filmin adı: Maden.

İlyas, kötü çalışma koşullarına karşı arkadaşlarını uyarmaya çalışıyor. İşçiler haklarını istiyor, patron karşılarına dikiliyor, sendikalar tartışılıyor, maden can almaya devam ediyor.

Aradan 48 yıl geçiyor.

Yıl 2026.

Bu kez karşımızda bir film perdesi değil, gerçek hayat var.

Aylar boyunca ücretlerini ve haklarını almak için mücadele eden, günlerdir yeniden seslerini duyurmaya çalışan madenciler Ankara'da. Baretlerini yere vuruyor, haklarını istiyorlar.

Ve insan ister istemez aynı soruyu soruyor:

Yavuz Özkan’ın Maden’i gerçekten bitti mi?

Belki jenerik 1978’de aktı ama hikâye bitmedi.

Çünkü Maden, yalnızca yerin altında çalışan işçileri anlatan bir film değildi. Emeğin görünmezliğini, işçinin hayatının nasıl bir üretim maliyetine dönüştürülebildiğini ve insanın hakkını aramak için neden yanındakine ihtiyaç duyduğunu anlatıyordu. Türk sinemasının politik hafızasında bu nedenle hâlâ çok özel bir yerde duruyor.

Bugün o filmin karelerine yeniden baktığımızda insanı asıl sarsan şey, filmin ne kadar eski olduğu değil.

Ne kadar güncel olduğu.

İşte tam bu noktada sanat ile hayat yeniden yan yana geliyor.

Madencilerin mücadelesine destek olmak amacıyla başlatılan “Kültür-Sanat Emekçisi Madenciden Taraf” kampanyasında yüzlerce kültür-sanat emekçisi bir araya geldi. Bana ulaşan son kampanya bilgisinde imza sayısı 614’e ulaşmıştı.

Bu sayı elbette artacaktır.

Ama mesele yalnızca kaç kişinin imza attığı değil.

Mesele, sanat dünyasının “Bu bizim meselemiz değil” dememesi.

Çünkü sanatın toplumsal hafızadaki görevlerinden biri de tam olarak budur: Görünmeyeni göstermek, duyulmayanın sesini çoğaltmak ve bazen yıllar sonra bile aynı soruyu yeniden sordurmak.

Maden bunu 1978'de yaptı.

Bugün kültür-sanat emekçilerinin madencilerle dayanışması da başka bir biçimde aynı şeyi yapıyor.

Üstelik bu dayanışmanın yalnızca vicdani değil, emek üzerinden kurulmuş çok güçlü bir bağı var.

Bir filmin sonunda gördüğümüz oyuncular kadar o filmin setinde çalışan ışıkçının, sesçinin, kostümcünün, set işçisinin emeği var.

Bir konserin sonunda alkışlanan sanatçı kadar sahneyi kuran teknisyenin emeği var.

Bir kitabın kapağında yazarın adı kadar editörün, çevirmenin, düzeltmenin emeği var.

Bir gazetenin imzalı yazılarının arkasında görünmeyen onlarca insanın emeği var.

Ve şehrin ışıkları yanarken, o ışığın ardında da madencinin emeği var.

Belki bu yüzden “Kültür-Sanat Emekçisi Madenciden Taraf” cümlesi basit bir dayanışma sloganından daha fazlasını söylüyor.

Bir emekçi başka bir emekçinin sesini duyuyor.

Sanatın dünyayı tek başına değiştireceğine inanmak fazla romantik olabilir.

Bir film ücretleri ödemez.

Bir şarkı çalışma koşullarını değiştirmez.

Bir oyuncunun, yönetmenin ya da yazarın imzası tek başına bir işçinin hakkını teslim etmez.

Ama sanat başka bir şey yapar.

Unutturmaz.

Yavuz Özkan’ın kamerasının 48 yıl önce yaptığı gibi.

Bugün Maden filmini yeniden izlediğimizde Cüneyt Arkın’ın İlyas’ına, Tarık Akan’ın Nurettin’ine bakarken aslında yalnızca sinema tarihine bakmıyoruz.

Bugünün haberlerini de izliyoruz.

Baretler değişiyor.

Yüzler değişiyor.

Tarihler değişiyor.

Ama bazı hikâyeler ne yazık ki değişmiyor.

Belki de bu nedenle bugün kültür-sanat dünyasının madencilerin yanında durması yalnızca bir dayanışma hareketi değil; sanatın kendi hafızasına sahip çıkmasıdır.